27 Tem 2013

RANDI-MAN



"Aynı şeyi bacına yapsalar hoşuna gider mi?" gibi bir soruyu bacısı olmayan birisine sorup, cevaba göre tatmin olmaktansa, sadece bu soruyu sormuş olmanın verdiği o coşkuyla yetinmeye "randıman" denir. Hayattan alınan haz miktarını, tamamıyla insanın duygusal ve fiziksel olarak randıman elde etmek için aldığı kararlar ve bunların sonuçları belirler. Mutsuzluğun veya mutluluğun değil de huzurun en temel besin kaynağıdır randıman. Bahsedeceğim şey kendisinden başkasını düşünmeyen bi adamın bencilliği değil,  hayattan verim almaya çalışan kimsenin zalımlığıdır.


Kültürel miras olarak sayılabilecek Baba-Oğul etkinliklerinin belki de en klişesi beraber maç seyretmektir. Çocukluğum ; "atamayana atarlar", "5 dakikada 5 gol olur" gibi tabirlerle geçti. Dakika 85 iken hala 5 gol olabileceğine inanmam benim suçum değil. Bunların şu yaşımda devamlılık arz etmesi beni futboldan soğutmakta, babama yakınlaştırmaktadır. Megolamanlığını en uç noktada yaşayan babamı, 4 yaşımdayken dedemin beni pazara götürüp, poşetlerden elinde yer kalmadığı için beni orada bıraktığını öğrendiğimden beri daha iyi anlıyorum. Adamın bu huyuna uyuz oluyorum ama aldığı verime saygı gösteriyorum. O da elinden geldiğince güzel tavsiyeler, öğütler veriyor. Öte yandan hayatı daha anlaşılır kılmak için yapılan benzetmeler, verilen öğütler ızdıraba dönüşüyor zaman zaman. "Raul Midon, Amerika'nın Metin Şentürk'üdür", "Melody Gardot geçirdiği beyin kanamasıyla adeta başka bir Ebru Gündeş'tir" gibi şakalar uydurabiliyor oluşum tamamıyla bize öğretilen "kötü deneyim insanı daha bir geliştiriyormuş, daha da güçlendiriyormuş" kalıplarının yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Kendimize eziyet etmenin mastürbasyon haline geldiği şu yıllarda, egolarımız yüzünden altımıza sıçmaktan utanır hale geldiğimize üzülüp, ajitasyonu bırakıp, güzel müziğin tadını çıkaralım.

Sosyal ilişkilerin belli başlı prosedürleri bizi huzurlu kılar, düz adam olmamızı kolaylaştırır. Randıman peşinde koştuğumuz bilindiği için insanlar bizi dumur etmekten kendilerini alamıyorlar. Amacı net olan bir konuşmanın seyrini değiştirmek için fazladan, prosedür bozan, kıçtan uydurulan, istenmeyen cümleler sarfediyorlar. Sevgilinin ayrılık konuşmasının sonuna yapıştırdığı, aynı zamanda medeniyet göstergesi ve durum toparlama klişesi olarak gördüğü, "Arkadaş kalalım balım." mottosu, ayrılık acısını mundar etmekle kalmayıp, o acıdan alınacak maksimum verimin de içine etmektedir. Velhasıl yaşayamadığımız romantik anların haddi hesabı yok. Hele yapay olduğu sürece olmaz olsun öyle romantizm. Samimiyetsizliğe ve yapmacıklığa, ilkokul 2. sınıftayken, kardeşim olmamasına rağmen sırf canım çektiği için sınıfta kendimi tanıtırken söylediğim, "biz 2 kardeşiz" yalanımın üzerine öğretmenimin bu yalanı yakalayıp, "oğlum sen salak mısın?" çıkışını yaptığından beri tahammülüm yok. Belirli  mecraların yapmacık gülenlerini, kötü şakacılarını pataklamam bu yüzdendir. Yaptığım espriye en az kendim gülmeye dikkat ederim. Hayvanlığın lüzumu yok.

Verim peşinde koşan adamı, o her şeyi bağladığımız "ne ego var arkadaş..." saplantımızdan sıyırmakta fayda var. Eğer ilişkilerde karşılıklı verilen tepkilerle oluşan gereksiz bir coşku varsa, insanların birbirinden makas almamaları için hiçbir sebep görmüyorum. Pişmaniye alırsan yeriz, yoksa canın sağolsun..










Bu arada ;

YİNE DİRENEMEDİK

Direnişe, Kızılay'dan yolumuz geçtiği için sadece meraklı gözlerle bakarak katılmamıza rağmen herkese en öndeydik diye anlattık. Her yerimize biber gazı kapsülleri geldi yalanını da bi şekilde yutturduk. Ertesi gün insanlara, kaç tane biber gazı  kapsülü yediğimiz, gazdan ne derece etkilendiğimiz konusunda üstünlük sağlama çabasına girdik. 3-4 kere gözaltına alındığımız yalandır. Hiç ölüm tehlikesi geçirmedik, gazdan azıcık gözümüz yandı.  Sırtımıza coplar yemedik ama tam tersini iddaa ettik. Bu neyin kompleksiydi çözemedik. Talcid adında bir şeyin varlığını öğrendik, suratta beyaz iz bırakıyor, biber gazı yediğimiz belli olsun diye bol bol "talcid sıktık". Hegamonya, faşizm ve diktatörlük terimlerini kullandık. Bi kafede sütlü kahvemizi yudumlarken ard arda söylediğimiz yalanlardan dolayı bizi merak edip arayan arkadaşlara "burası çok kötü, polislerle çatışıyoruz" dedik. Yedi salaklar. Biz, Sosyal Medya'da ana akım medyayı yererken, karşıdaki televizyonda "Survivor" izleyen gerçek direnişçilerdik. Ne yalan söyleyelim sokaklarda katledilen Direnişçiler'den daha eğlenceliydi. Polise çok küfrettik ama ertesi gün karanfiller verdik. Olsun, onlar yine de çok tatlılardı. Sosyal yaşantımızda direnişi desteklemeyenlerle birlikte direnişçilere sövdük, destekleyenlere ise Meşrutiyet'te hiç kuramadığımız barikatların ana malzemelerinden bahsettik. Başbakanın iyi işleri de var tabi göz ardı edemedik. Hükümetleri Vedat Milor sandık, "yediler ama çalıştılar da..." tespitini her dost meclisinde yineledik. O kadar pasiftik ki tek bir tespitimiz bile olamadı. Buna içerledik, kompleksimizi daha candan yaşadık. "Çarşı"nın sosyal duyarlılığının önceden de farkında olduğumuzu sık sık dile getirdik, bu farkındalık mavramıza kendimizi de inandırdık. Direnişi CNN'den izledik yalanını söyledik, İngilizce bilmiyorduk fakat kendimize yediremeyip BBC'den alıntılar yaptık. Onu da bi halt sandık. Emperyalizme karşıydık, yaşasın CNBC-E, CNN,BBC vesaire naraları attık. Facebook'ta adımızın başına TC koyduk, yetmedi askerliğe soyunduk. Her neyse... Yine asalak olarak kaldık. Bi işin ucundan tutamadık..



#direnankara 

Ozan Başbuğ
ozanbasbug@gmail.com


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder