
"Aynı şeyi bacına yapsalar hoşuna gider
mi?" gibi bir soruyu bacısı olmayan birisine sorup, cevaba göre tatmin
olmaktansa, sadece bu soruyu sormuş olmanın verdiği o coşkuyla yetinmeye
"randıman" denir. Hayattan alınan haz miktarını, tamamıyla insanın
duygusal ve fiziksel olarak randıman elde etmek için aldığı kararlar ve
bunların sonuçları belirler. Mutsuzluğun veya mutluluğun değil de huzurun en
temel besin kaynağıdır randıman. Bahsedeceğim şey kendisinden başkasını
düşünmeyen bi adamın bencilliği değil, hayattan verim almaya çalışan
kimsenin zalımlığıdır.
Kültürel miras olarak sayılabilecek Baba-Oğul
etkinliklerinin belki de en klişesi beraber maç seyretmektir. Çocukluğum ;
"atamayana atarlar", "5 dakikada 5 gol olur" gibi
tabirlerle geçti. Dakika 85 iken hala 5 gol olabileceğine inanmam benim suçum
değil. Bunların şu yaşımda devamlılık arz etmesi beni futboldan soğutmakta,
babama yakınlaştırmaktadır. Megolamanlığını en uç noktada yaşayan babamı, 4
yaşımdayken dedemin beni pazara götürüp, poşetlerden elinde yer kalmadığı için
beni orada bıraktığını öğrendiğimden beri daha iyi anlıyorum. Adamın bu huyuna
uyuz oluyorum ama aldığı verime saygı gösteriyorum. O da elinden geldiğince
güzel tavsiyeler, öğütler veriyor. Öte yandan hayatı daha anlaşılır kılmak için
yapılan benzetmeler, verilen öğütler ızdıraba dönüşüyor zaman zaman. "Raul
Midon, Amerika'nın Metin Şentürk'üdür", "Melody Gardot geçirdiği
beyin kanamasıyla adeta başka bir Ebru Gündeş'tir" gibi şakalar
uydurabiliyor oluşum tamamıyla bize öğretilen "kötü deneyim insanı daha
bir geliştiriyormuş, daha da güçlendiriyormuş" kalıplarının yanlış
anlaşılmasından kaynaklanıyor. Kendimize eziyet etmenin mastürbasyon haline
geldiği şu yıllarda, egolarımız yüzünden altımıza sıçmaktan utanır hale
geldiğimize üzülüp, ajitasyonu bırakıp, güzel müziğin tadını çıkaralım.
Sosyal ilişkilerin belli başlı prosedürleri bizi
huzurlu kılar, düz adam olmamızı kolaylaştırır. Randıman peşinde koştuğumuz
bilindiği için insanlar bizi dumur etmekten kendilerini alamıyorlar. Amacı net
olan bir konuşmanın seyrini değiştirmek için fazladan, prosedür bozan, kıçtan
uydurulan, istenmeyen cümleler sarfediyorlar. Sevgilinin ayrılık konuşmasının
sonuna yapıştırdığı, aynı zamanda medeniyet göstergesi ve durum toparlama
klişesi olarak gördüğü, "Arkadaş kalalım balım." mottosu, ayrılık
acısını mundar etmekle kalmayıp, o acıdan alınacak maksimum verimin de içine
etmektedir. Velhasıl yaşayamadığımız romantik anların haddi hesabı yok. Hele
yapay olduğu sürece olmaz olsun öyle romantizm. Samimiyetsizliğe ve
yapmacıklığa, ilkokul 2. sınıftayken, kardeşim olmamasına rağmen sırf canım
çektiği için sınıfta kendimi tanıtırken söylediğim, "biz 2 kardeşiz"
yalanımın üzerine öğretmenimin bu yalanı yakalayıp, "oğlum sen salak
mısın?" çıkışını yaptığından beri tahammülüm yok. Belirli mecraların
yapmacık gülenlerini, kötü şakacılarını pataklamam bu yüzdendir. Yaptığım
espriye en az kendim gülmeye dikkat ederim. Hayvanlığın lüzumu yok.
Verim peşinde koşan adamı, o her şeyi bağladığımız
"ne ego var arkadaş..." saplantımızdan sıyırmakta fayda var. Eğer
ilişkilerde karşılıklı verilen tepkilerle oluşan gereksiz bir coşku varsa,
insanların birbirinden makas almamaları için hiçbir sebep görmüyorum. Pişmaniye
alırsan yeriz, yoksa canın sağolsun..
Bu arada ;
YİNE DİRENEMEDİK
Direnişe,
Kızılay'dan yolumuz geçtiği için sadece meraklı gözlerle bakarak katılmamıza
rağmen herkese en öndeydik diye anlattık. Her yerimize biber gazı kapsülleri
geldi yalanını da bi şekilde yutturduk. Ertesi gün insanlara, kaç tane biber
gazı kapsülü yediğimiz, gazdan ne derece etkilendiğimiz konusunda
üstünlük sağlama çabasına girdik. 3-4 kere gözaltına alındığımız yalandır. Hiç
ölüm tehlikesi geçirmedik, gazdan azıcık gözümüz yandı. Sırtımıza coplar
yemedik ama tam tersini iddaa ettik. Bu neyin kompleksiydi çözemedik. Talcid
adında bir şeyin varlığını öğrendik, suratta beyaz iz bırakıyor, biber gazı
yediğimiz belli olsun diye bol bol "talcid sıktık". Hegamonya, faşizm
ve diktatörlük terimlerini kullandık. Bi kafede sütlü kahvemizi yudumlarken ard
arda söylediğimiz yalanlardan dolayı bizi merak edip arayan arkadaşlara
"burası çok kötü, polislerle çatışıyoruz" dedik. Yedi salaklar. Biz,
Sosyal Medya'da ana akım medyayı yererken, karşıdaki televizyonda
"Survivor" izleyen gerçek direnişçilerdik. Ne yalan söyleyelim
sokaklarda katledilen Direnişçiler'den daha eğlenceliydi. Polise çok küfrettik
ama ertesi gün karanfiller verdik. Olsun, onlar yine de çok tatlılardı. Sosyal
yaşantımızda direnişi desteklemeyenlerle birlikte direnişçilere sövdük,
destekleyenlere ise Meşrutiyet'te hiç kuramadığımız barikatların ana
malzemelerinden bahsettik. Başbakanın iyi işleri de var tabi göz ardı edemedik.
Hükümetleri Vedat Milor sandık, "yediler ama çalıştılar da..."
tespitini her dost meclisinde yineledik. O kadar pasiftik ki tek bir tespitimiz
bile olamadı. Buna içerledik, kompleksimizi daha candan yaşadık.
"Çarşı"nın sosyal duyarlılığının önceden de farkında olduğumuzu sık
sık dile getirdik, bu farkındalık mavramıza kendimizi de inandırdık. Direnişi
CNN'den izledik yalanını söyledik, İngilizce bilmiyorduk fakat kendimize
yediremeyip BBC'den alıntılar yaptık. Onu da bi halt sandık. Emperyalizme
karşıydık, yaşasın CNBC-E, CNN,BBC vesaire naraları attık. Facebook'ta adımızın
başına TC koyduk, yetmedi askerliğe soyunduk. Her neyse... Yine asalak olarak
kaldık. Bi işin ucundan tutamadık..
Ozan Başbuğ
ozanbasbug@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder