İletişim fakültelerinde, haber etiği konusunda bir ders kitabı
gibi işlev gören ve sıkça izlettirilen bir film vardır: Katharina Blum'un Çiğnenen
Onuru (1975). Heinrich
Böll’ün romanından uyarlanan bu filmin sinema dünyası içinde pek de önemli bir
yere sahip olmadığını söylemek gerekir; filmi değerli kılansa yönetmenin,
haberciliğin nasıl bir silaha dönüştüğünü anlatmadaki başarasıdır. Filmde terör şüphelisi Ludwig Götten ile bir
gecelik ilişki yaşayan Katharina Blum, tutuklandıktan sonra medyanın hedefi
konumuna gelir ve medya katliamı başlar. Gazeteci Tötges, polislerle işbirliği
yaparak genç kadının özel hayatı hakkında haftalarca sürecek yalan haberler
yaparak bu işten rant sağlamaya çalışır. Genç kadın bu dönem içinde işini,
annesini ve daha da önemlisi onurunu kaybeder. Filmin sonunda ise Blum,
çiğnenen onurunu kurtarmak için gazeteci Tötges’i röportaj bahanesiyle evine
davet eder ve orada öldürür.
Filmin üzerinden yaklaşık 40 yıla yakın bir süre
geçmesine rağmen bugünün Türkiye’sinde medya açısından farklı bir durumun söz
konusu olmadığını gösteren, yeterli miktarda kanıt olmasına
rağmen, bu durumun toplumun büyük bir kısmı tarafından anlaşılması için kitlesel
bir gerilim gerekliydi. Ülke çapında bir harekete dönüşen ve ulusal medyayı
hazırlıksız yakalayan Gezi Parkı direnişleri, işte tam da bu sorunun cevabını
ortaya çıkarması açısından bir kontrol mekanizması gibi işlev gördü ve
filmdekinden bile karamsar bir medya profili ortaya çıktı. Buna göre, son
olaylarla birlikte Türkiye medyasına hakim iki temsilden bahsedilebilir; bir
tarafta iktidarın çıkarları doğrultusunda susmayı tercih edenler, diğer tarafta
ise filmdekinden daha acımasız biçimde karalama yapanlar. Şüphesiz asıl sarsıcı
olan karalayanların değil susanların tavrıydı, çünkü hiç kimse böylesine bir
kitlesel olayın ‘profesyoneller’ tarafından görmemezlikten gelinebileceğini
düşünmüyordu. NTV ve CNN Türk gibi, büyük bir çoğunluk tarafından “güvenilir”
ve “tarafsız” diye kabul edilen kanalların, iktidarı üzmemek pahasına suskun
kalması aslında basının özgür olmadığını bilen kitleyi bile şaşırtmıştır. Öte
yandan sayıları gitgide artan ve kraldan çok kralcı olan iktidar yanlısı, bir
diğer ifadeyle “iktidar fazlası” gazeteler ise, tıpkı Blum olayında olduğu gibi, Gezi direnişlerine katılan ve dolaylı da olsa destek veren herkesin onurunu
çiğnemekten, hatta ölüm fermanı niteliğindeki haber metinleriyle, göstericileri
saldırgan kitlelere hedef göstermekten çekinmemişlerdir.

Katharine Bloom cinayet
işleyerek onurunu kurtarmaya çalıştı, peki ya bu insanlar ne yapabilirdi?
Medya saldırısına karşın cinayet işleyerek adalet
aramak, filmsel pratikler içinde bir katarsis etkisi yaratmak dışında gerçekçi
ve adil bir çözüm değildir elbette. Yargı yoluyla hak aramak ise söz konusu
iktidarın çıkarları olduğunda boşa kürek çekmekten öteye gitmeyecektir. Geriye
tek bir çözüm kalıyor: alternatif bir medya oluşturmak. Direnişin ortaya
çıkardığı en büyük buluş şüphesiz sosyal medya gazeteciliğidir. Bu elbette
Türkiye’ye özgü bir buluş değildir, daha önce Arap baharlarında bu durum ortaya
çıkmış ve akademik çevrelerin de dikkatini çekmiştir. Ama bu ülkelerde halkın
sansür karşısında Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinden
örgütlenmesi ve haber ağı oluşturması beklenmedik bir olay değildir, asıl
şaşırtıcı olan basın özgürlüğünün neredeyse Avrupa standartlarında olduğu
varsayılan ve açıkça bir sansürün bulunmadığı Türkiye’de böyle bir durumun
ortaya çıkmasıdır. Yani sansürün sosyal medya gazeteciliğini doğurması anlaşılabilir
bir durumdur ama otosansür karşısında böylesine güçlü bir tepki verilmesini
kimse beklemiyordu. Sonuç olarak Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığı fikri
ilk defa geniş kitleler tarafından kanıtlarıyla birlikte fark edilmiş oldu,
Türkiye’deki durumun en iyi ifadeyle basının “isterse” özgür olabileceğinden
öteye gitmeyecek kadar vahim olduğu ortaya çıktı.
Basın ve diğer medya organlarına olan güvenin sarsılması sanıldığının aksine pek de olağan bir durum değildir. Belki birçok kişi medyaya olan güvensizliğini her fırsatta dile getirir ama yine de o güvenmediği medya organlarını takip etmeye devam eder, daha da önemlisi, özellikle ulusal olaylarda fikir sahibi olmak için bu medya organlarına başvurur. Bunun nedeni ise aslında ilkokul eğitimde kendini hissettirmeye başlayan haberciliğin kutsallaştırılması durumudur. Buna göre habercilik de tıpkı doktorluk, hakimlik gibi kutsal bir meslektir ama bazı kuralları vardır; nesnel ve tarafsız olunmalıdır, bunun içinse profesyonel (ulusal) medya örnek gösterilir. Henüz ismini bile bilmediğimiz bir dönemde pozitivizmin ilk telkinleriyle karşılaşırız. Üstelik bu telkinler sadece medya için değil, profesyonelliğin olduğu her alanda geçerlidir. Dolayısıyla 'profesyonel' biçimde yapılan her mesleğe kayıtsız şartsız güvenilmeli ve saygı duyulmalıdır. Üniversitede ise ilk dersten itibaren tüm tabular yıkılmaya başlanır; nesnellik, pozitivist bir ütopyadan başka bir şey değildir artık. Nesnel olmaya imkan yoktur, fakat profesyonel olmak için başka ve daha karmaşık sorumluluklar vardır. Akademi içerisinde, medya üstüne konumlandırılmış o kadar çok çalışma ve kuram vardır ki, iyi bir haberci olmak, nesnel olmaktan bile daha ütopik bir durumdur. Ama kafalar, kitaplar ve kuramların arasından kaldırılıp medyanın gerçek haline bakıldığında koskoca bir boşluk hissi kaçınılmazdır. Medya profesyonellerinin bu kurallara ihtiyacı olduklarını düşünmek şöyle dursun, bu kurallardan haberdar olduklarını düşünmek bile iyimserliktir.
Ulusal medyanın
sustuğunu nasıl fark ettik?
Eğer alanlarda değilsek ve belli başlı ulusal
kanallar dışında bir yayın organı takip etmiyorsak, Gezi Parkı’nda başlayan bir
direnişin tüm ulusa yayıldığını ve medyanın bu konuda suskun kaldığını nasıl
anlayabilirdik? Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım siteleri olmasaydı, şüphesiz medyanın tavrının anında anlaşılabilmesi de imkansız olacaktı. Bundan
10-15 yıl önce böyle bir olay olsaydı ve medya yine suskun kalsaydı, olaylar da büyük ihtimalle büyümeden enerjisini kaybederdi, devam etse bile küçük bir kesim dışında
kimsenin haberi olmazdı. Oysa şimdi bir olayın üstünü örtmek hiç de o kadar
kolay değil, gündemi belirleyen artık medya profesyonelleri değil, sayıları
gittikçe artan sosyal medya gazetecileridir.
Gezi direnişi ilk patlak verdiğinde sanki Twitter’a
bir kıvılcım düşmüş de herkes o kıvılcımın nereden geldiğini bulmaya çalışır
gibiydi. Ondan önceki olaylar ulusal medyada az da olsa yer bulmuş ama geniş
bir kitlenin dikkatini çekmemişti, çünkü medya her zaman yaptığı gibi bu olayı
da sıradanlaştırmıştı: haber spikerlerinin sakin ses tonları, umursamaz ve
alışmış bakışları, yorgun karizmaları karşısında izleyici tepki vermekten
çekinir durumdaydı. Ama Twitter hiç beklenmeyen şekilde müthiş bir haber akışı
sağladı ve gezi parkı direnişi ulusal medyanın aksine, sosyal medyada herkesin
gündemine oturdu. Dakikada 20-30 tweet ile sürekli yeni bilgiler veren,
bilgileri anında fotoğraf ve vidyolarla destekleyen, trend topicler ile dakikalar
içinde gündem oluşturabilen Twitter karşısında hangi geleneksel medya organı
ayakta durabilirdi? Haber artık bir günde, bir gecede, bir saatte eskimiyor,
bir dakikada eskiyordu. Nitekim CNN Türk ve NTV, sosyal medyanın kendi
rollerini elinden aldığını fark ettiler ve hemen yayın politikalarını
değiştirip gösterileri görmeye başladılar. Ama yine iktidardaki ebeveynlerinin
gözetimi altında haber yaptılar.
Profesyonellik en
önemli savaşını medya sektöründe kaybetmiştir!
Profesyonellik ilk defa ağır bir darbe aldı. Sosyal
medya habercileri, eğitimli bir gazetecinin, donanımlı bir haber organının
yapabileceğinden çok daha fazlasını yaptı. Peki kimdi bu gönüllü muhabirler?
Büyük bir kısmı meydanlardan son durumları tweet atarak paylaşan insanlardı;
çoğu alternatif haber kaynağı oluşturduklarının bile farkında değildi,
bir kısmı ise organize olmuş sosyal medya habercileriydi. Üstelik ne bir
kariyerleri vardı, ne de gazetecilik eğitimleri. Ama ortaya çıkardıkları iş muhteşemdi; habercilik artık kutsal
değildi, habercilik birilerine, birilerinden, bir şeylerden bahsetmekten öte
bir şey değildi. Üstelik sadece haber yapmadılar, 140 karakterle harikalar
yaratan yazarlar, röportaj yapanlar bile ortaya çıktı içlerinden. Öyle ki
akademisyenler, aydınlar profil fotoğraflarında yumurta resimleriyle teker teker
Twitter hesapları açmaya başladılar. Belli ki bazı şeyleri hep başkasından ve
çok sonradan duymaktan ya da hiç duyamamaktan bıkmışlardı. Ustream kanalı ile
yapılan canlı yayınlar ise büyük yayın organlarının bile yapamadığı cinstendi.
Ama Twitter sade ve basit habercilik ihtiyacını öyle karşıladı ki Facebook bile yanında profesyonel kalıyordu.
Her fırsatta sosyal medyanın bu başarısını
görmezden gelip eksikliklerini dile getirenlerin iddiası dikkate alınmalı ama
büyütülmemelidir. Dikkate alınmalı, çünkü sosyal medyadan çıkan yanlış bilgi
yani “dezenformasyon” için biraz daha çalışılması gerekiyor. Sonuç olarak
okuyucu ve habercinin aynı kişiler olduğu bu sistemi henüz öğreniyoruz.
Büyütülmemeli, çünkü bu itiraz, medya profesyonellerinin her zaman doğru ve
tarafsız haber yaptığını savunan pozitivist bilim anlayışının yansımasından
ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak nasıl ki korsan CD’ler ve internet, müzik sektörünü ve film sektörünü çöküşe zorladıysa, sosyal medya da geleneksel
medyayı bir kenara itmek için en büyük adımı atmıştır. Ama durum müzik ve
sinemadakinden daha farklı; burada erişimle birlikte 'ürün' ve 'üretim kaynağı' da değişmiştir. Bu değişim sonlandığında ise profesyonellik ağır bir darbe almış olacak.
“Devrimtelevizyonlardan yayınlanmayacak, sosyal medyadan yayınlanacak!”.
“Devrim
Uğur Korkmaz


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder