27 Tem 2013

Sistem Hatası: 5n1k Çöktü

İletişim fakültelerinde, haber etiği konusunda bir ders kitabı gibi işlev gören ve sıkça izlettirilen bir film vardır: Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru (1975). Heinrich Böll’ün romanından uyarlanan bu filmin sinema dünyası içinde pek de önemli bir yere sahip olmadığını söylemek gerekir; filmi değerli kılansa yönetmenin, haberciliğin nasıl bir silaha dönüştüğünü anlatmadaki başarasıdır. Filmde terör şüphelisi Ludwig Götten ile bir gecelik ilişki yaşayan Katharina Blum, tutuklandıktan sonra medyanın hedefi konumuna gelir ve medya katliamı başlar. Gazeteci Tötges, polislerle işbirliği yaparak genç kadının özel hayatı hakkında haftalarca sürecek yalan haberler yaparak bu işten rant sağlamaya çalışır. Genç kadın bu dönem içinde işini, annesini ve daha da önemlisi onurunu kaybeder. Filmin sonunda ise Blum, çiğnenen onurunu kurtarmak için gazeteci Tötges’i röportaj bahanesiyle evine davet eder ve orada öldürür.
                                                                                                       
Filmin üzerinden yaklaşık 40 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen bugünün Türkiye’sinde medya açısından farklı bir durumun söz konusu olmadığını gösteren, yeterli miktarda kanıt olmasına rağmen, bu durumun toplumun büyük bir kısmı tarafından anlaşılması için kitlesel bir gerilim gerekliydi. Ülke çapında bir harekete dönüşen ve ulusal medyayı hazırlıksız yakalayan Gezi Parkı direnişleri, işte tam da bu sorunun cevabını ortaya çıkarması açısından bir kontrol mekanizması gibi işlev gördü ve filmdekinden bile karamsar bir medya profili ortaya çıktı. Buna göre, son olaylarla birlikte Türkiye medyasına hakim iki temsilden bahsedilebilir; bir tarafta iktidarın çıkarları doğrultusunda susmayı tercih edenler, diğer tarafta ise filmdekinden daha acımasız biçimde karalama yapanlar. Şüphesiz asıl sarsıcı olan karalayanların değil susanların tavrıydı, çünkü hiç kimse böylesine bir kitlesel olayın ‘profesyoneller’ tarafından görmemezlikten gelinebileceğini düşünmüyordu. NTV ve CNN Türk gibi, büyük bir çoğunluk tarafından “güvenilir” ve “tarafsız” diye kabul edilen kanalların, iktidarı üzmemek pahasına suskun kalması aslında basının özgür olmadığını bilen kitleyi bile şaşırtmıştır. Öte yandan sayıları gitgide artan ve kraldan çok kralcı olan iktidar yanlısı, bir diğer ifadeyle “iktidar fazlası” gazeteler ise, tıpkı Blum olayında olduğu gibi, Gezi direnişlerine katılan ve dolaylı da olsa destek veren herkesin onurunu çiğnemekten, hatta ölüm fermanı niteliğindeki haber metinleriyle, göstericileri saldırgan kitlelere hedef göstermekten çekinmemişlerdir.





Katharine Bloom cinayet işleyerek onurunu kurtarmaya çalıştı, peki ya bu insanlar ne yapabilirdi?  

Medya saldırısına karşın cinayet işleyerek adalet aramak, filmsel pratikler içinde bir katarsis etkisi yaratmak dışında gerçekçi ve adil bir çözüm değildir elbette. Yargı yoluyla hak aramak ise söz konusu iktidarın çıkarları olduğunda boşa kürek çekmekten öteye gitmeyecektir. Geriye tek bir çözüm kalıyor: alternatif bir medya oluşturmak. Direnişin ortaya çıkardığı en büyük buluş şüphesiz sosyal medya gazeteciliğidir. Bu elbette Türkiye’ye özgü bir buluş değildir, daha önce Arap baharlarında bu durum ortaya çıkmış ve akademik çevrelerin de dikkatini çekmiştir. Ama bu ülkelerde halkın sansür karşısında Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinden örgütlenmesi ve haber ağı oluşturması beklenmedik bir olay değildir, asıl şaşırtıcı olan basın özgürlüğünün neredeyse Avrupa standartlarında olduğu varsayılan ve açıkça bir sansürün bulunmadığı Türkiye’de böyle bir durumun ortaya çıkmasıdır. Yani sansürün sosyal medya gazeteciliğini doğurması anlaşılabilir bir durumdur ama otosansür karşısında böylesine güçlü bir tepki verilmesini kimse beklemiyordu. Sonuç olarak Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığı fikri ilk defa geniş kitleler tarafından kanıtlarıyla birlikte fark edilmiş oldu, Türkiye’deki durumun en iyi ifadeyle basının “isterse” özgür olabileceğinden öteye gitmeyecek kadar vahim olduğu ortaya çıktı.



Basın ve diğer medya organlarına olan güvenin sarsılması sanıldığının aksine pek de olağan bir durum değildir. Belki birçok kişi medyaya olan güvensizliğini her fırsatta dile getirir ama yine de o güvenmediği medya organlarını takip etmeye devam eder, daha da önemlisi, özellikle ulusal olaylarda fikir sahibi olmak için bu medya organlarına başvurur. Bunun nedeni ise aslında ilkokul eğitimde kendini hissettirmeye başlayan haberciliğin kutsallaştırılması durumudur. Buna göre habercilik de tıpkı doktorluk, hakimlik gibi kutsal bir meslektir ama bazı kuralları vardır; nesnel ve tarafsız olunmalıdır, bunun içinse profesyonel (ulusal) medya örnek gösterilir. Henüz ismini bile bilmediğimiz bir dönemde pozitivizmin ilk telkinleriyle karşılaşırız. Üstelik bu telkinler sadece medya için değil, profesyonelliğin olduğu her alanda geçerlidir. Dolayısıyla 'profesyonel' biçimde yapılan her mesleğe kayıtsız şartsız güvenilmeli ve saygı duyulmalıdır. Üniversitede ise ilk dersten itibaren tüm tabular yıkılmaya başlanır; nesnellik, pozitivist bir ütopyadan başka bir şey değildir artık. Nesnel olmaya imkan yoktur, fakat profesyonel olmak için başka ve daha karmaşık sorumluluklar vardır. Akademi içerisinde, medya üstüne konumlandırılmış o kadar çok çalışma ve kuram vardır ki, iyi bir haberci olmak, nesnel olmaktan bile daha ütopik bir durumdur. Ama kafalar, kitaplar ve kuramların arasından kaldırılıp medyanın gerçek haline bakıldığında koskoca bir boşluk hissi kaçınılmazdır. Medya profesyonellerinin bu kurallara ihtiyacı olduklarını düşünmek şöyle dursun, bu kurallardan haberdar olduklarını düşünmek bile iyimserliktir.


Ulusal medyanın sustuğunu nasıl fark ettik?

Eğer alanlarda değilsek ve belli başlı ulusal kanallar dışında bir yayın organı takip etmiyorsak, Gezi Parkı’nda başlayan bir direnişin tüm ulusa yayıldığını ve medyanın bu konuda suskun kaldığını nasıl anlayabilirdik? Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım siteleri olmasaydı, şüphesiz medyanın tavrının anında anlaşılabilmesi de imkansız olacaktı. Bundan 10-15 yıl önce böyle bir olay olsaydı ve medya yine suskun kalsaydı, olaylar da büyük ihtimalle büyümeden enerjisini kaybederdi, devam etse bile küçük bir kesim dışında kimsenin haberi olmazdı. Oysa şimdi bir olayın üstünü örtmek hiç de o kadar kolay değil, gündemi belirleyen artık medya profesyonelleri değil, sayıları gittikçe artan sosyal medya gazetecileridir.

Gezi direnişi ilk patlak verdiğinde sanki Twitter’a bir kıvılcım düşmüş de herkes o kıvılcımın nereden geldiğini bulmaya çalışır gibiydi. Ondan önceki olaylar ulusal medyada az da olsa yer bulmuş ama geniş bir kitlenin dikkatini çekmemişti, çünkü medya her zaman yaptığı gibi bu olayı da sıradanlaştırmıştı: haber spikerlerinin sakin ses tonları, umursamaz ve alışmış bakışları, yorgun karizmaları karşısında izleyici tepki vermekten çekinir durumdaydı. Ama Twitter hiç beklenmeyen şekilde müthiş bir haber akışı sağladı ve gezi parkı direnişi ulusal medyanın aksine, sosyal medyada herkesin gündemine oturdu. Dakikada 20-30 tweet ile sürekli yeni bilgiler veren, bilgileri anında fotoğraf ve vidyolarla destekleyen, trend topicler ile dakikalar içinde gündem oluşturabilen Twitter karşısında hangi geleneksel medya organı ayakta durabilirdi? Haber artık bir günde, bir gecede, bir saatte eskimiyor, bir dakikada eskiyordu. Nitekim CNN Türk ve NTV, sosyal medyanın kendi rollerini elinden aldığını fark ettiler ve hemen yayın politikalarını değiştirip gösterileri görmeye başladılar. Ama yine iktidardaki ebeveynlerinin gözetimi altında haber yaptılar.


Profesyonellik en önemli savaşını medya sektöründe kaybetmiştir!

Profesyonellik ilk defa ağır bir darbe aldı. Sosyal medya habercileri, eğitimli bir gazetecinin, donanımlı bir haber organının yapabileceğinden çok daha fazlasını yaptı. Peki kimdi bu gönüllü muhabirler? Büyük bir kısmı meydanlardan son durumları tweet atarak paylaşan insanlardı; çoğu alternatif haber kaynağı oluşturduklarının bile farkında değildi, bir kısmı ise organize olmuş sosyal medya habercileriydi. Üstelik ne bir kariyerleri vardı, ne de gazetecilik eğitimleri. Ama ortaya çıkardıkları iş muhteşemdi; habercilik artık kutsal değildi, habercilik birilerine, birilerinden, bir şeylerden bahsetmekten öte bir şey değildi. Üstelik sadece haber yapmadılar, 140 karakterle harikalar yaratan yazarlar, röportaj yapanlar bile ortaya çıktı içlerinden. Öyle ki akademisyenler, aydınlar profil fotoğraflarında yumurta resimleriyle teker teker Twitter hesapları açmaya başladılar. Belli ki bazı şeyleri hep başkasından ve çok sonradan duymaktan ya da hiç duyamamaktan bıkmışlardı. Ustream kanalı ile yapılan canlı yayınlar ise büyük yayın organlarının bile yapamadığı cinstendi. Ama Twitter sade ve basit habercilik ihtiyacını öyle karşıladı ki Facebook bile yanında profesyonel kalıyordu.




Her fırsatta sosyal medyanın bu başarısını görmezden gelip eksikliklerini dile getirenlerin iddiası dikkate alınmalı ama büyütülmemelidir. Dikkate alınmalı, çünkü sosyal medyadan çıkan yanlış bilgi yani “dezenformasyon” için biraz daha çalışılması gerekiyor. Sonuç olarak okuyucu ve habercinin aynı kişiler olduğu bu sistemi henüz öğreniyoruz. Büyütülmemeli, çünkü bu itiraz, medya profesyonellerinin her zaman doğru ve tarafsız haber yaptığını savunan pozitivist bilim anlayışının yansımasından ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak nasıl ki korsan CD’ler ve internet, müzik sektörünü ve film sektörünü çöküşe zorladıysa, sosyal medya da geleneksel medyayı bir kenara itmek için en büyük adımı atmıştır. Ama durum müzik ve sinemadakinden daha farklı; burada erişimle birlikte 'ürün' ve 'üretim kaynağı' da değişmiştir. Bu değişim sonlandığında ise profesyonellik ağır bir darbe almış olacak.
Devrim televizyonlardan yayınlanmayacak, sosyal medyadan yayınlanacak!”. 


Uğur  Korkmaz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder